ONLARDA OLMAYAN, BİZDE OLMAYAN ŞEY VEYA İKİ TARAFTA OLAN ŞEY NEYDİ?
Ne zamandır uğramamıştım. Yolum düşünce uğradığım bir esnaf lokantası. Sahibi dost canlısı biri. “Çay içer misin?” diye sorunca kıramadım. “Çayım çok açık olsun” dedim. Severdim kendisini.
Konu döndü dolaştı iş hayatına geldi. Bir taraftan çayımı yudumlarken, “piyasa nasıl” diye sohbeti açtım. Bu günlerde halimiz ne olacak, artan fiyatlar ne olacak soruları her kesimden insanın merak ettiği bir konuydu. “Ete dün zam geldi” dedi.
Merak ettiğim bir şey vardı.
“Sen piyasanın içinde olduğun için bilirsin,” diye ilk onu sordum. “Fiyat artışlarında maliyetlerin etkisi var mı hâlâ?”
Cevap vermekte duraklayınca:
“Maliyet artmadığı halde piyasadakilerin fiyat arttırdığı oluyor mu?” diye arkasını getirdim.
Yarasına dokunmuştum galiba, çok gecikmedi cevap vermekte:
“Adam hayvanı var kesmiyor mesela. Bekletiyor fiyatların yükselmesi için. Bu da piyasadaki arzı azaltıyor, fiyatlar yükselince et veya başka bir ürününü o zaman piyasaya sürüyor” dedi.
“Ama bu ahlaki bir şey değil…”
Beni tanıyor.
“Sana bir şey söyleyeyim mi dedi, koltuğunda arkasına yaslanarak:
“Acı ama gerçek olan şu, öyle olmayanları tenzih ederim, ben ticarette Müslümandan çok gayrimüslime güveniyorum. Çünkü onlar daha ahlaklı!
“Yani,” dedim: “İlkeli ve prensipli mi demek istedin?”
Kendinden emin bir tavırla:
“Evet, dedi onlar ilke ve prensipli insanlar,” diye devam etti.
“İyi de İlke ve prensipli olmakla ahlaklı olmak aynı şey değil ki” dedim gayri ihtiyari.
Arkasından ekledim:
“Madem öyle bugün Filistin’de kan, zulüm niye var?”
“Orası da doğru ya!” dedi.
Dönüş yolunda gayri ihtiyari ona söylediğim cümle kafamı meşgul etti: İlke ve prensipli olmakla ahlaklı olmak aynı şey değil derken ne demek istemiştim? Acaba doğru bir cümle mi kurmuştum? Aslında yaptığı özeleştiri ile ilk defa karşılaşmıyorum. Ne zaman böyle söylense bir şeyler söyleme ihtiyacı hissederim. Zira gayrimüslimlerin daha ahlaklı olması yerini bulmaz bende. Tamam yapamadıklarımız var, tamam da kan zulüm olmasa dünyada, söylenenin bir kıymeti harbiyesi olacak.
Ertesi günü Ankara/Kızılay’a gittim. Dönüşüm Necatibey Caddesi’nden olacaktı. Durağa doğru yürümeye başladım. Otobüsün durağa gelmek üzere olduğunu görünce hızlandım. Bu güzergâhta sık otobüs gelmez. Kaçırmak istemiyordum. Yaşım itibarıyla fazla da koşamıyorum. Neredeyse yetişmek üzereydim, elimi kaldırdım beklemesi için. Ne yazık, otobüs duraktan hareket etti. El ettim, durmadı.
Şoför kurallara uymuştu. Kurallar günlük yaşamın pratiğini, düzenini belirleyen buyruklardı. Lokantacı arkadaşım bahsettiği toplumların koydukları kurallara uyan insanlar olduklarını söylemişti. Toplu yaşamda düzen sağlamak için bu gerekliydi bir bakıma. Beni beklese belki bir yarım dakikalık mesafe kalmıştı yetişmeme. Ama itiraz edecek halim yoktu.
Sonra bir otobüs daha geldi. Ona bindim. Kartımı okuttum. Şoför “bu durakta durmam yasak ama seni yolda bırakmamak için aldım,” dedi. Neden bu durakta durması yasaktı, bir anlam veremedim ama “Sağ ol Allah razı olsun” dedim. Baktım biraz gittikten sonra şoför sağa dönüyor… Dedim bu otobüs Kentpark’a gitmiyor mu? “Hayır!” dedi. “Aa… O zaman ben yanlış binmişim” dedim telaşla. Neyse adam sağ olsun, biraz ötede durak vardı, hatta beni tam durağa gelmeden indirdi. İnerken “Bana yardım ettiğin gibi Allah da sana yardım etsin” dedim.
Yeniden önceki durağa gerisin geri yürürken fazladan yürüdüğüm yolu sineye çekip “her şey olması gerektiği gibi” demekten kendimi alamadım.
O anda “İlke ve prensipli olmakla ahlaklı olmak aynı şey değil” lafı aklımdan çıkmıyor.
“Ahlak insandaki manevi değer ve davranışlara verilen addı.”
Yapay zekâ ahlakla ilgili soruma böyle cevap vermişti.
Maddi ya da nesnel demiyor, manevi diyordu tarif. Manevi: Ruha dair. Elbette ahlakın ilke ve prensiplerle yakın bir ilişkisi vardı; tıpkı ruhla bedenin bir olması gibi… Ama ruh bedeni aşan bir şeydi. Neydi?
İnsan zarardan kaçar faydaya koşar. Bu insanın fıtratında var. Bir öykü biliyorum, size onu anlatayım. Belki siz de duymuşsunuzdur bu kısa öyküyü.
Bir ayının bacağı kapana sıkışmış. Bu esnada oradan geçen adam ayıya yardım ederek bacağını kapandan kurtarmış. Hikâye bu ya ayı gördüğü bu iyilik karşısında adamı bırakmamış. Bir gün adam yorulup uykuya dalmış. Bir sinek gelip adamın yüzüne konmuş. Ayı da adamın iyiliğine karşı ona iyilik etmek isteyip pençesiyle sineği kovmak isteyince adamın yüzünü ciddi biçimde yaralamış.
Biliyorsanız şayet ufak tefek değişikliklerle bildiğinizle aynı. Ama anlatıya gelin bir de şöyle bakalım:
İnsan da böyle değil midir.? Hiç kendine zarar vermek, kötülük etmek ister mi?
Ya nefsi?
Nefis dediğin kendisi.
Bilmezsek neyi isteyip neyi istemeyeceğimizi, ne ölçüde isteyeceğimizi?
Bir bildiğimiz yalnızca istemekse.
Ayı gibi bilmezsek işin akıbetini…
Zira istemek var, bir de zarar vermemek var; dolayısıyla kötü değil iyi olmak var.
İsterken nasıl hareket edeceğiz?
Neyi yapacağız neyi yapmayacağız?
Bilelim ki ne kendimize ne başkasına zarar vermeyelim,
İyilerden olalım.
Diyelim ki neyi yapıp yapmayacağımızı bildik. Ne var ki insan unutan bir varlık. Her seferinde de bir durum karşısında ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı yeniden keşfedecek halimiz yok. İşte bunun için kurallar var, ilkeler var. Siz unuttuğunuzda toplum size kuralları hatırlatır, ama cezalarla ama dışlayarak.
Kurallar günlük/pratik hayatın içinde uyulması gereken şeyler. İlkeler ise kişinin veya toplumun düşüncede uyması gereken temel prensipleridir.
Sormaya devam edersem:
“Onlarda olmayan, bizde olmayan şey veya iki tarafta da olan şey neydi ki?”
Sonunda buna dair bir şeyler yazdım. Bayağı uğraştım da yazdıklarımı da beğenmedim değil. Sonra bir yakınıma okuttum.
Ne dedi dersiniz?
Bunun yanıtını onun yerine mevzudan haberi olmasa da Haymanalı bir arkadaşımın anlattığı bir halk deyişinden aldım:
“Çığırdığın İstanbul türküsü, oturduğun ahır sekisi”
‘Seki’ hayvanların barındığı ahşap barınakta yaşlılar otursun diye yaptıkları yüksekçe bir oturma yeri imiş. Bir arkadaşım şehirlilerin köydekini küçümsemesi olarak yorumladı. Haymanalıya sordum. Dedi ki: Olduğundan fazla gözükmeye çalışma, neysen osun!” Bana gelince yazdıklarımı okuttuğumda umduğum etkiyi bulamamış olacağım ki sorum biraz büyük bir soru, bulunduğum yer soruya göre değil, diye düşündüm.
Ben en iyisi ait olduğum konumumdan, kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak bir şeyler söyleyeyim:
“Gücü kendimden bilirsem o güçle bir şey yaptığımda sonucu güzel olursa kendimi beğenme duygusuna kapılırım. Bunda görünüşte anormal bir durum yoktur, mantıken güç seninse netice de senindir. Ancak yaşanan bunu bana doğrulamaz. Öyle anlarda tevazu benden uzak olur. O işi yapan bensem ben neymişim misali ne yapsam güzel gelmeye başlar. Arzularıma karşı daha bir savunmasız olurum. Kuvvetli bir arzu duyduğum zaman ise başka ne olursa olsun o arzuya mâni olan bir şey varsa ondan uzaklaşırım.
İnandığım temel düşünce prensibi, yani ilkelerim beni bu duruma düşmekten kurtarır.
“Bir defasında Enes b. Mâlik’in amcasının oğlu Sâd b. Hişâm Medine’ye geldiğinde, Hz Âişe’den kendisine Resûlullah’ın ahlâkını anlatmasını istemiş. Âişe, “Sen Kur’an okuyorsun değil mi?” diye sorunca Sa’d, “Evet” cevabını vermiş. Bunun üzerine müminlerin annesi, “İşte Hz. Peygamber’in ahlâkı Kur’an idi” demiş.”
O ilkeleri de kitabımız Kur’an-ı Kerim’den ve Peygamberimizin hadislerinden öğrendim.
“İslâm ahlâkının en belirgin yönleri ‘hasbîlik’ yani hiçbir çıkar kaygısı olmadan sırf Allah rızasını gözetmek ve ‘ihsan’ yani Allah’ı görmese de her an Allah’ın onu gördüğünün bilincinde olmak ve ona göre davranmaktır.”
İHSAN!
Yani yalnızca kırmızı ışıkta yakalanma korkusuyla değil, parasal cezalarla değil ya da ne bileyim toplumun dışlamasıyla değil, kimsenin görmediği bir yerde dahi uymak ilkelere ve kurallara: Kendi içinde mesela!
Takva, Allah korkusu!
Ve şunu öğrendim Kur’an’dan.
“Kur’an ahlâkını diğer ahlâk sistemlerinden ayırt eden yönleri ise âhiret inancına dayalı olması ve evrensel ilkeler getirmesiydi.”
Yapıp ettiklerimizi takdir eden biz değiliz demek ki…
Ahiret: Sonrası,
Hesap korkusu!
Ona göre hareket edip kendine çeki düzen vermek demekti bu…
Ben tüm bunları İslâm’dan öğrendim.
Kuran-ı Kerim gücün gerçek sahibinin Allah olduğunu söylüyor.
Gücü kendinden bilmemek yani… Bu kişiyi tevazu sahibi yapar.
İş, nefisle uğraş bir tek bunu bilmekle kalmıyor lâkin. Doğru ilkeleri bilmekle iş bitmiyor.
Yaşamak lazım…
Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kitap yine bu Kur’an olacaktı).
Dininizin ilke ve prensiplerine uydunuz.
Uymakla da bitmiyor.
İlkelere uymak, insanın kendisine olan saygısını arttırır.
Gücü kendinizden bilmediniz.
Kendinizi beğenmek zaafına düşmediniz.
Özgüveniniz artar.
Fakat öyle gelişmeler yaşarsınız ki,
Yaşanan bazen doğrulamaz sizi…
Kibirli değilim diye kendinizi beğenmediyseniz şayet!
Farkına varınca ya da varmak zorunda kalınca
İstikamet üzere olursunuz yeniden…
Sonra yinelenir aynı döngü…
Bu döngü, benliğin mücadelesi Rabbine teslim oluncaya kadar sürer.
Öne çıktınız mı kibir,
Teslim olundu mu kulluk başlar.
Hz. İbrahim’in duası bize ışık tutuyor:
“Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş topluluklar kıl. Bize uyacağımız ilkeleri, yasaları bildir. Hatalarımıza karşılık yaptığımız tövbemizi kabul et. Çünkü sen tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın!” (Bakara Sûresi/128)
“O vakit ki Rabbi ona: “(İslam’a) Teslim ol, selamet bul” dediğinde (o): “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” yanıtını vermişti.” (Bakara Sûresi/131)